Paranın Tarihi

PARANIN TARİHİ

Yüzlerce tanımını bulabileceğimiz ve henüz iktisatçıların dahi ortak tanımını yapamadığı paraya basit bir tanımlama yapacak olursak; Para, her mal veya kıymetli satın alma gücü olan bir varlıktır. Para, üretici ve tüketicilerin piyasalarda karşılaşarak alış veriş yapabilmelerini sağlayan bir araçtır. Yani para; bir değişim aracı, ortak bir değer ölçüsü, tasarruf ve borçlanma aracı ve ekonomi politikası aracıdır.

Para tarihsel süreç içerisinde karşımıza farklı niteliklerle çıkmıştır. Bunları da kısaca özetleyelim. Mal Para olarak tanımlanan para mübadele döneminde kullanılan paradır. Madenlerin kullanıldığı dönemlerde üzerinde o madenin değeri yazılarak kullanılmıştır. Örneğin sikkeler mal para olarak nitelendirilmektedir.

    Temsili para ise kıymetli madenlere çevrilebilen paralardır. İlk ortaya çıktıklarında altına çevrilebilir özelliğe sahip olan temsili paralar, zamanla yerinin kağıt paraya bırakmıştır. Kıymetli madenler karşılığında basılan ve tekrar o madene dönüştürülebilen paralardır. Bugün bu paralar kullanılmaktadır. Altın ve gümüş sertifikaları, banknotlar, kağıt paralar (Merkez bankaları banknotların altına çevrilmesi yerine kağıt para ile değiştirilmesi sistemini getirmişlerdir.) madeni paralar, kaydi paralar (Ödeme işlemlerinde kullanılan banka mevduatıdır. Çekle, kredi ve bankomat kartlarıyla kullanılır.) temsili paralardır.

Günümüzde para faiziyle beraber doğar hale gelmiştir. Böyle tanımlanmasının nedeni meydana getirilen paranın gün geçtikçe değerini kaybetmesi ve bu nedenle faizin olmadığı bir ortamda durduğu yerde yok olup gitmesidir. Para üzerine yapılan çalışmalar parayı zamanla bugünkü haline taşımış ve onu bir ölçü aracı olmaktan çıkarmıştır. Bu nedenle bu kısmın anlaşılması önemlidir.

Parayı sadece bir değişim aracı olarak kabul eden ve tanım gereği doğru olan bir ilişkiden yola çıkan klasik iktisatçılar, değişim denklemini Freidman’ın Miktar Teorisi’ne dönüştürmektedirler. Ekonomi sürekli tam istihdamda bulunduğu için ülkedeki üretim miktarı (Y) sabittir. Para sadece bir değişim aracı olduğu için paranın dolaşım hızı (V) da sabittir. Çünkü, sadece değişim aracı olan para alışverişlerde kullanılmakta ve dolayısıyla dolaşım hızını belirleyen faktörler halkın harcama yapma ve ödeme alışkanlıkları olmaktadır.  

Cambridge’den Alfred Marshall ve A.Pigou bu denkleme para tutumu yaklaşımıyla katkıda bulunmuş ve paranın bir değişim aracı olmasından başka bir de servet unsuru olduğunu göz önünde bulundurarak hesaplamalarını yapmışlardır. Dolayısıyla para talebinin gelire bağlı olarak değişkenlik gösterdiğini ifade etmişlerdir.

Keynes’in teorisi ile denklem daha da değişmiştir. Ona göre insanlar günlük ihtiyaçlarını karşılamak amacı ile olağandışı durumlara hazırlıklı olmak için ve bir malın olası fiyat değişikliklerini öngörerek fiyat dalgalanmalarından kazanç sağlama amacıyla insanların ellerinde nakit para tutmak istediklerini ifade eder. Bu teoriyle beraber Freidman’ın teorisine spekülasyon meselesi de eklenmiştir.

Keynes teorisine servet olarak paranın yanında tahvilleri de almıştır. Faiz oranlarındaki değişim paranın ne şekilde tutulacağını belirlemekteyken tahvil olarak tutulan kısım da spekülatif para talebini ifade etmektedir.

Modern Miktar Teorisinin sahibi olan M. Freidman ise hisse senedi gibi diğer reel varlıkları da teorisinin içine koymuştur.

Yukarıda görüldüğü üzere para bir değişim aracıyken geçirdiği evrimlerle bambaşka bir hale gelmiştir. Para faizin ve enflasyonun başkalaşmasına neden olan ve gelir seviyesi düşük insanlara zarar veren, belirli kesimlerin servetlerini sürekli artıran bu süper zararlı güçlerinden ayıklanmalıdır. Paranın, adil ve tüm insanlığa faydalı olacak şekilde yeniden tanımlanması, faizin gölgesinden aciliyetle kurtarılması gerekmektedir.

Yukarıdaki görsel bize paranın M.Ö. 9000 yılından bu yana (her ne kadar gelişimi hakkında birçok farklı iddia olsa da) paranın tarihsel sürecini anlatmaktadır. 

Paranın Lidyalılar tarafından ve 2 bin 500 yıl kadar önce icat edildiğine inanılmaktadır. Fakat daha önceki bölümlerde ilk bankacılık işlemlerine M.Ö. 3500’lü yıllarda Sümer ve Babil uygarlıklarında rastlandığı belirtilmiştir. Yani paranın tarihi Lidyalılardan daha önceye dayanmaktadır.

Lidyalılar tarihte parayı bulanlar olarak değil paraya ilk kez değerli metallerle standart kazandıranlardır. M.Ö. 640 yılında basıldığı kesinleşen ilk sikke madeni paranın tarihi için büyük önem arz etmektedir. Bu dönemden önce ise çeşitli deniz hayvanlarına ait kabukların ve çeşitli dönemlerde tuz gibi minerallerin kullanıldığı görülmekte, hatta Amerika kıtasındaki yerli uygarlıkların para olarak kahve çekirdeklerini kullandıkları bilinmektedir. Yani her millet kendi doğasına uyumlu bazı maddeleri para olarak kullanmış, paranın standartlaşmasındaki en büyük adımı ise değerli metalleri para olarak kullanmaya başlayan Lidyalılar atmıştır.

Lidyalılarla başlayan değerli madenlerle para basımı asırlarca devam etmiş, altından ve gümüşten basılan paralar tüm dünyada geçerli hale gelmiştir. O günkü önemli ticaret merkezlerinde bu paraları ağırlıklarına göre bazı küresel olmayan bölgesel standartlar belirlenmiş, ticaret bu standartlara göre devam etmiş ve bunlarla beraber bazı malların para yerine geçmesine (örneğin daha önceki bölümlerde belirtildiği üzere Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında buğday, hurma, tuz, arpa gibi mallar) devam edilmiştir. Eski Yunan, Roma, Sesami, Bizans, İslam ve Batı Avrupa sikkeleri birbirleriyle bazen sıkı bazen de daha gevşek ilişki içinde gelişmişlerdir. Roma sikkeleri Avrupa/Akdeniz/Orta Doğu geleneğinin evriminde önemli bir aşamayı temsil etmektedir. Bugün hem Avrupa’da hem de Orta Doğu’da kullanılmakta olan pound, libre/lira ve dinar gibi pek çok parasal terimin kökenleri Roma döneminde atılmıştır.

1250 yılında Floransa’da Florin isimli altın paralar basılmış ve hızla Avrupa’ya yayılmıştır. Ardından benzer altın ve gümüş paraların basımı Avrupa’da devam etmiş bir şekilde aralarında standart olmasa da altının ve gümüşün para olarak kesin kullanımı sağlanmıştır. (Bir dönem derebeyliğin Avrupa’da egemen olduğu zamanlarda altın dolaşımı kaybolmuş ve diğer madenlerden yapılmış olan sikkelerin dolaşımı başlamıştır.) O dönemlerde ülkeler birbirlerinden ticaret ya da savaşla elde ettikleri altın ve gümüşleri kendi darphanelerinde eriterek kendi paralarını bastırmışlar ya da ilgili coğrafyada geçerliliği olan paraları o coğrafya ile olan münasebetlerde kullanmışlardır.

Gerekli ön bilgilerden sonra tarihsel sürecin bundan sonraki kısmını; eğitimimiz açısından daha faydalı olacak bir perspektiften, Osmanlı Devleti’nden bugüne doğru incelememiz faydalı olacaktır.

Osmanlı Devleti’nde ilk bakır para Osman Gazi tarafından, ilk gümüş para Orhan Gazi tarafından, ilk altın para ise Fatih Sultan Mehmed tarafından bastırılmıştır.

    Osmanlı Devleti özellikle Fatih Sultan Mehmed’den sonra ciddi derece zenginleşmiştir. Ticaret yollarındaki kontrol üstünlüğü, seferlerle elde edilen ganimetler ve toplanan vergiler Osmanlı Hazinesini önceki dönemlere oranlı ciddi derecede güçlendirmiştir.

   Özellikle Yavuz Sultan Selim döneminde gerçekleştirilen seferlerle Osmanlı hazinesi en güzel tabirle ağzına kadar dolu ve müthiş bir gücü temsil eder hale gelmiştir. Tüm önemli eski ticaret yollarını denetimini sağlamış ve ciddi vergi gelirlerine sahip hale gelmiş olan Osmanlı Devleti için işleri tersine çevirecek olaylar dizisi de tam bu tarihlerde netleşmeye başlamıştır.yüzyılın başlarında sözde dini amaçla başlayan, Fransız ve Cenevizli gemiciler tarafından düzenlenen coğrafi keşiflerden sağlıklı sonuçlar alınamamıştır. Yapılan bu ilk keşiflerde Kanarya Adaları ve Azor Adaları bulunmuştur.

14. yüzyılın başlarında sözde dini amaçla başlayan, Fransız ve Cenevizli gemiciler tarafından düzenlenen coğrafi keşiflerden sağlıklı sonuçlar alınamamıştır. Yapılan bu ilk keşiflerde Kanarya Adaları ve Azor Adaları bulunmuştur.

Fakat 15. yüzyıldan itibaren doğrudan maddi amaçlarla yapılan ve Osmanlı Devleti’nin kontrolünde bulunan ticaret yollarına alternatif bulmayı da amaçlayan keşif hareketleri 16. yüzyılın başında artık yeni bir dünyanın inşası için milat sayılacak kadar önemli sonuçlara ulaşmıştır. 

İşte bu keşiflerle ortaya çıkan yeni dünyalarda meydana gelen fetihler 16. yüzyılın sonlarına kadar o günkü eski dünyayı sarsacak bir dizi ekonomik değişimi ortaya çıkarmıştır. Bu değişimler; keşfedilen yeni dünyalardan Avrupa’ya akan, yerli halklardan elde edilen altınlar ve diğer madenler ortaya çıkmış, o güne kadar savaş ve kıtlık zamanları haricinde pek de meydana gelmeyen, fakat o günlerden sonra dünyanın sürekli gündeminde olacak olan enflasyon sorunları baş göstermiştir.

Akıp gelen altın ve diğer madenler Avrupa’da başlamak üzere tüm dünyada fiyatlarda istikrarsızlığa yol açmıştır. Zenginleşen ve yönetimsel manada şartları değişmeye başlayan Avrupa burjuvazisi Reform hareketine destek olarak Katolik Kilisesi’nin tahakkümünden kurtulmaya çalışmıştır. 400 yıl sürecek bir keşmekeşin içine düşen Avrupa ekonomik açıdan tüm dünyayı da ekonomik peşinden sürüklemeye başlamıştır.

Fransa ile İngiltere’de kurgulanan ve pound, şiling ve penny gibi sikkelere bölünen metal para düzenleri, 17. yüzyıla kadar düzenle kullanılmıştır. Fakat 16. yüzyılın sonlarına yılına doğru, yeni dünyadan Avrupa’ya getirilen çok yüksek miktarlardaki altın, gümüş ve bakır miktarları, Avrupa ülkelerinde o tarihe kadar görülmemiş bir enflasyonun ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Bu dönemde söz konusu değerli madenlerin Avrupa’ya giriş noktasındaki Anadolu’da, 1550-1600 tarihleri arasında fiyatlar genel seviyesi %500, yıllık enflasyon hızı da %8’e fırlamıştır.yüzyıla kadar Balkanlar ve Anadolu’da altın sultaniye ve gümüşte akçeye dayalı bir para düzeni var olmuştur. Bakır mangır ve pul da küçük işlerde kullanılan bozuk para ve ufaklık paraları oluşturmuştur. Bununla birlikte bu bölgelerde, Alman, Mısır, Trablus, Tunus, Cezayir kökenli sikkeler ve akçeler de kullanılmıştır.

16. Yüzyıla kadar Balkanlar ve Anadolu’da altın sultaniye ve gümüşte akçeye dayalı bir para düzeni var olmuştur. Bakır mangır ve pul da küçük işlerde kullanılan bozuk para ve ufaklık paraları oluşturmuştur. Bununla birlikte bu bölgelerde, Alman, Mısır, Trablus, Tunus, Cezayir kökenli sikkeler ve akçeler de kullanılmıştır.

Osmanlı Devleti tarafından basılan sikkeler belirli standartlara sahiptir. Sikkelerde dirhem 3,07 grama eşittir. Başka metalleri karıştırmak kesinlikle yasaktır. Fakat bazı zamanlarda ciddi kalpazanlıklar gerçekleşmiştir. 1688 yılında mangır adı verilen bakır sikkeler ve 1690’da da guruş adı verilen büyük boy gümüş sikkeler üretilmiştir.

Bir müddet sonra 1 altın lira=100 gümüş kuruş sabit değeri üzerinden çift metalli düzene geçilmiştir. 1843 yılına kadar türlü aşamalardan sonra tespit edilen altın ve gümüş sikke standartları, Osmanlı Devleti’nin son günlerine kadar yürürlükte kalmıştır.

Osmanlı Devlet’inin sabit gelirlerindeki ilk azalış Fatih Sultan Mehmed ile Yavuz Sultan Selim dönemlerinin arasında tahtta bulunan ve coğrafi keşiflerin en hızlı dönemine denk gelen Sultan II.Bayezid dönemine denk gelmiştir. Vergi koymadan devlet gelirlerini artırmanın en pratik ve kolay yolu olarak tağşiş; yani paranın içindeki değerli maden miktarını azaltma girişimi ilk olarak 1489 yılında gerçekleşmiştir. Yıllar boyu üst üste yapılan tağşişler sonucunda 1700 yılında akçe, 1471’deki saf gümüş değerinin %15’ine kadar düşürülmüştür. 1469-1914 yılları arasında tüketici fiyatları da yaklaşık 300 kat artmıştır.

1650’lı yıllarda tüketici fiyatlarının yaklaşık 5 kat arttığını bilinmektedir. Bu hızlı enflasyon Amerika’dan Avrupa’ya akan altın ve diğer maden miktarlarının çokluğu ile başlamış, coğrafi keşifler sonrası değişen ticaret yollarından ciddi derecede etkilenmiş ve doğal sınırlarına ulaşan Osmanlı’nın ilerleyişinin durmasından da kaynaklanmıştır. 

Netice olarak gelirleri arttırmaya çalışan devlet sürekli halde tağşişlerden medet ummuş bu da enflasyonun uçup gitmesine sebep olmuştur. 1700 ile 1850 yılları arasında yaşanan enflasyonlarla da tüketici fiyatları 15 kat artmıştır. Bu dönem de de birçok tağşiş olayı yaşanmıştır. Bu dönem Türkiye’nin 1957-1959, 1970-1979 ve 1998-2000 yıllarında yaşadığı yüksek enflasyon dönemlerine son derece benzemektedir.

Osmanlı Devleti yıkıldığında Türkiye Cumhuriyet’ine aktardığı para düzeni şöyledir: 

-1 para = 3 akçe 

-120 akçe = 40 para = 1 kuruş 

-100 para = 2,5 kuruş 

-100 kuruş = 1 Lira = 1 Altın Lira (Sultani)yüzyılın sonunda devletin iç ve dış borç senetlerini çıkarmış ve bunlarla borçlanmaya başlamıştır. Bu senetlere kaime adı verilmiştir. 100 kuruşluk kaime, bir altın liraya sabitlenmiştir. Fakat borç ihtiyacıyla hızla basılmaları sonrası 1861’de ancak 400 kuruşluk kaime bir altın lira edecek hale gelmiştir. Kaimeler enflasyonu son derece etkilemiştir. Bu nedenle devlet 1862’de kâğıt paranın ülkemizde atası olan kaimeleri Osmanlı Bankası’ndan alınan büyük bir kredi ile dolaşımdakilerin tamamını satın alarak son verilmiştir. 

19. Yüzyılın sonunda devletin iç ve dış borç senetlerini çıkarmış ve bunlarla borçlanmaya başlamıştır. Bu senetlere kaime adı verilmiştir. 100 kuruşluk kaime, bir altın liraya sabitlenmiştir. Fakat borç ihtiyacıyla hızla basılmaları sonrası 1861’de ancak 400 kuruşluk kaime bir altın lira edecek hale gelmiştir. Kaimeler enflasyonu son derece etkilemiştir. Bu nedenle devlet 1862’de kâğıt paranın ülkemizde atası olan kaimeleri Osmanlı Bankası’ndan alınan büyük bir kredi ile dolaşımdakilerin tamamını satın alarak son verilmiştir.

Harcama ihtiyaçları sürekli yükselen devlet, faizli borç senetleri ile bankerlerden borçlanmayı sürdürmüştür.  İşte bu sarmal haline gelen borçlanmalar ve tefeci bankerlerin girişimleri bir süre sonra Osmanlı’yı borçlarının faizini dahi ödeyemeyecek duruma getirmiştir.

Aynı dönemde yüzümüzü İngiltere’ye çevirecek olursak; İngilizlerin 1711’de iki madenli (altın ve gümüş) sisteme, daha sonra tek maden (altın) esaslı para düzenine ve en sonunda da Altın Standardına ulaşmış oldukları görülmektedir. 

Bu kapsamda 1 ons saf altın = 3 sterlin, 17 şiling, 9 peni olarak tespit ve dünyaya ilan edilmiştir. Altın standardı, sadece İngiltere’de değil tüm gelişmiş Avrupa ülkelerinde uzun süreli fiyat istikrarı dönemlerinin yaşanmasını sağlamıştır. Bu standardın tespitinden sonra düzenlenen fiyat indeksleri bu dönemden 1950’ye kadar, fiyat istikrarının sağlanabildiğini göstermiştir.

Kağıt paralardaki enflasyona bakacak olursak; kağıt paranın kullanımı enflasyonun hiç bitmeyecek şekilde ortaya çıkmasına neden olmuştur. 

Örneğin ABD Bağımsızlık Savaşı sırasında fiyatlar, iki yılda (1779-1780) 10 katına (%1000) yükselmiştir. 

ABD İç Savaşı sırasında (1861-1865) fiyatlar 90 kat artmıştır. 

Fransa’da 1790’da 100 olan fiyat indeksi, 1796’da 38.850’ye yükselmiştir. 

1919-1925 döneminde fiyatlar genel seviyesi Avusturya, Macaristan, Polonya, Rusya ve Almanya aynı sırayla 14.000’e, 23.000’e, 2.500.000’e ve hatta 1.000.000.000’a yükselmiştir. 

1922-23 Almanya’da enflasyonunun aylık hızı %322’ye dayanmıştır. 

Macaristan’da 1945 ile 1946 yılları arasında enflasyonun aylık hızı aylık %19.800 ile rekor kırmıştır. 

Neticede 1931’de dünya ülkeleri Altın Standardını terk etmek zorunda kaldılar.

Görüldüğü üzere kağıt para bu süreçlerde yaşanan iç/bölgesel/kıtasal/kıtalararası savaşlardan ve siyasal olaylardan son derece etkilenen bir yapıya sahiptir. Çünkü uluslararası bir birlikten ziyade uluslararası bir kabul çerçevesinde var olmuşlardır.

1931 sonrasında altın standardının gerektiği sıkı kurallardan kurtulan hükümetlerin hızla bol para basmaları neticesinde dünyada rakamlarla ifadesi zorlaşan istikrarsızlıklar oluşmuştur. Fakat II. Dünya Savaşı sonrası hızla küreselleşen dünyada kağıt para kendisine çok daha sağlam bir yer bulmuş ve refah dönemleri başlamıştır. 

Bu dönem de özellikle 1944-1960 dönemleri arasında boy göstermiştir. Bretton Woods ile kurulan düzenin 1971’de ABD’nin daha önceki kısımlarda bahsedildiği üzere altın karşılık düzenini bozmasıyla dünyada yeniden bir enflasyon ve fiyat istikrarsızlığı dönemi başlamıştır.

ABD’nin basılan kâğıt dolarlar için altın depo etme yöntemini terk etmesiyle dünya dalgalı kur sistemine geçilmiştir. Bu duruma hazır olmayan dünya ülkelerinin hemen hemen tamamında enflasyonlar ve devalüasyonlar birbirleriyle yarış etmeye başlamıştır. 

Uluslararası para düzeninde pek de kısıtlayıcı kural kalmaması üzerine ülkeler yine serbestçe para basmaya başlamışlardır. Petrol Krizleri sonrasında fiyatlar seviyesi yine dengesizce yükselmiş ve sistem tamamen kargaşaya sürüklenmiştir.

Paranın nasıl ve neye göre basıldığını incelemek gerekirse öncelikle aşağıda açıklamalarıyla yer alan şu sorulara cevap aranmalıdır.

Ülkeler neye göre para basmaktadır? 

Bu sorunun cevabı çok önemlidir. Öncelikle ülkelerin paralarının değerinin neye göre belirlendiğinin bilinmesi gerekmektedir. En kaba manasıyla Paranın Değeri = Tüm Para / Tüm Kıymetler olarak ölçülür. Örneğin ülkedeki tüm satın alınabilir kıymet 100 buz dolabıysa buna karşılık 100 TL para basılırsa paranın değeri, alım gücü 1 TL = 1 buz dolabı olur. Ancak devlet 100 buz dolabına karşı 500 TL daha para basılırsa oluşan parasal bollukta 100 buzdolabının değeri 500 TL’ye ulaşır. Bu da paranın alım gücünü 5 TL = 1 buz dolabı haline getirir ki, üretim ve zenginlik artmadan piyasaya para sürülmesiyle paranın değerinin düşmesine devalüasyon denir. İşte bu nedenle kafamıza göre para basmamız mümkün değildir.

Piyasanın ihtiyacı olan para nasıl belirlenir? Ne kadar para basılması gerektiğine nasıl ve kim karar verir? 

Kendi ülkemiz açısından ele alacak olursak belirtmek gerekir ki; para basma yetkisi anayasal olarak TBMM’de olsa da meclis bu yetkisini daha 1930 yılında kuruluşunda Merkez Bankası’na devretmiştir. Özellikle 90’lı yıllardaki siyasilerin popülist politikalarla devalüasyonlara sebep olan Merkez Bankasından para bastırıp borç alma işlemlerinden sonra çıkan kanunlarla artık Merkez Bankaları hükümete borç değil bankalara kredi verir hale gelmiştir. Bankalar Merkez Bankası’ndan aldıkları parayı hükümete bono tahvil karşılığı satarak hükümetlere borç vermektedir. Merkez Bankası bankalara piyasaya oranla daha ucuz faiz ile borç vermekte, bankalar da Merkez Bankası’ndan ucuz aldıkları borç parayı daha yüksek faiz ile Hazineye (Hükümet’e) satmaktadır. 

Para hangi hesaplamalara göre basılmaktadır?

Para basımı basit açıklama ile Merkez Bankamızdaki rezervlere göre gerçekleştirilmektedir. Bugün dünyanın en geçerli rezervleri dolar ve altındır. Ülkeler bu iki rezerve oranla paralarını basmaktadırlar. Halen daha bazılarımız paranın altına bağlı basıldığını düşünür. Bu bir kural değildir. 1971’de Bretton Woods’un yıkılışıyla zorunluluk bitmiştir. Paralar artık hükümetlerin itibarına bağlanmıştır. Hükümetlerin itibarları da ülkelerin ekonomik ve siyasal güçlerine, rezerv varlıklarına bağlıdır. Bunların sarsılması halinde paranın değeri kaybolur.

Dolar neden en önemli rezervdir? 

Her ne kadar dolar, 1971 sonrası hiçbir kıyemi değeri olmayan itibari bir para haline gelmiş olsa da ABD’nin ticari, diplomatik ve askeri olarak dünyanın süper gücü olmasından ötürü en çok talep edilen rezerv durumundadır. Uluslararası ticaret; II. Dünya Savaşı ile 1971’de ABD’nin Bretton Woods Sözleşmesi’ni bozmasına kadarki süreçte tamamen doların eline geçmiştir. Bu tarihten sonra da ABD’nin gücünden ve politikalarından ötürü sistem çökmesine rağmen çok bir şey değişmemiştir. Hatta değiştirmek isteyen ABD’nin ciddi yaptırımlarıyla ve askeri operasyonlarıyla karşı karşıya kalmıştır.

Basitçe özetleyecek olursak para, rezervlere bağlı olarak, piyasanın ihtiyacı olan oranda ve üretilmiş tüm zenginlikleri satın alabilecek tutara bağlı olmak kaydıyla Merkez Bankası tarafından basılarak piyasaya sürülür. 

Bu dengelerden herhangi biri gözetilmezse devalüasyonun ortaya çıkması kesindir. Örneğin 2019 Ocak rakamlarına bakacak olursak Resmi Rezerv Varlıkları, bir önceki aya göre yüzde 4 artarak 96,8 milyar ABD doları düzeyinde gerçekleşmiştir. Bu dönemde alt kalemler itibarıyla, döviz varlıkları bir önceki aya göre yüzde 4,8 artarak 74,9 milyar ABD doları olarak kaydedilmiş, altın cinsinden rezerv varlıkları yüzde 1,4 oranında artarak 20,4 milyar ABD doları olmuştur. İşte bu gibi rezerv varlıklarımıza oranla piyasadaki para ihtiyacına göre emisyonlar gerçekleştirilmektedir. Tabi ki burada Merkez Bankasının basılan paraları bankalar aracılığıyla yani onlara kredi vererek piyasaya soktuğunu ve burada da Kısmi Rezerv dediğimiz sistemin devreye girdiğini unutmamalıyız. 

Kısmi Rezerv Sistemi en basit haliyle; bankaların kendilerine yatırılan mevduatların belli miktarını rezervlerde tutması, geri kalanını kredi ve diğer şekillerde yatırımcılara, piyasaya vermesi esasına dayanan sistemdir. Genelde ülkelerin merkez bankaları bir minimum yüzde belirler ve bankaların bu minimum yüzdeyi ellerinde tutmaları gerekmektedir. Bu değer de ortalama %10 civarındadır.

Bankalar bu sistem aracılığıyla ne kadar kaydi para üretmektedir? 

İşte burada da Kredi Çarpanı olarak tanımlanan kavram ortaya çıkmaktadır. Kredi çarpanı, bankacılık sisteminde ne kadarlık kaydi para yaratıldığını miktar olarak ölçmeye yarar. Bu bölümde kullandığımız basit modelde (yani bankaların aşırı rezerv tutmadıkları ve hane halklarının nakit tutmadıkları varsayımları altında) yaratılan kaydi para miktarı aşağıdaki gibi hesaplanır: 

∆D = ∆R * 1/rd

Burada ∆D vadesiz mevduat oranındaki değişiklik, ∆R rezervlerdeki değişiklik, rd ise zorunlu karşılık oranını gösterir. Merkez Bankasının A Bankası’ndan 100 TL’lik DİBS satın alması sonucunda (zorunlu karşılık oranı %10 ise), bankacılık sisteminde toplam ne kadarlık kaydi para yaratılır? Denklemi kullanırsak bu rakam ∆D = 100 * 1/0,10 → ∆D = 1000 olarak bulunur. Demek ki tüm bankacılık sisteminde yaratılan toplam mevduat miktarı, rezervlerdeki değişikliğin 10 katı kadar olmuştur.

Günümüz modern bankacılığı bu temeller üzerine inşa edilmiş durumdadır. Paralar ülke rezervlerine göre basılmakta, Merkez Bankasınca piyasa faizlerinin altında rakamlarla bankalara borç verilmekte bankalarca Kısmi Rezerv Sistemi gereği hemen hemen 10’a katlanarak piyasaya sürülmektedir. 

İslam iktisat anlayışına göre adaletsizlik tam olarak burada başlamaktadır. Çünkü bu yukarıdan aşağıya doğru işleyen sistemde kredilerin önemli bölümü teminatı ve itibarı güçlü olanlara gitmekte, zenginlik derecesi aşağıya doğru indikçe bu kredilerden faydalanma oranı düşmekte ve sermaye sürekli olarak zenginin kazancını arttırırken orta ve düşük gelir sınıflarını daha aşağıya çekmektedir.  

İslam İktisadı;  küresel modern bankacılığı, faaliyet gösterdiği ülkeler içinden özellikle gelişmekte olan ülkelerde ve fakir ülkelerde zengin-fakir uçurumunu hızla büyütmesinden, toplumların %1’lik kesimlerinin var olan zenginliğin %80’ini hatta bazı bölgelerde %90’ını ele geçirebilmesinden ötürü insanlık adına tehlikeli addetmekte, servetin bu şekilde belirli ellerde toplanmasına izin vermeyen bir sistemin kurulması gerekliliğine işaret etmekte ve bu görüşünü özellikle aşağıda paylaşılan Haşr Suresi’nin 7. Ayetine dayandırmaktadır.

“Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet olmasın.”

Bugün dünyanın en büyük servetlerine sahip 26 kişinin, dünya nüfusunun en yoksul yüzde 50’sini oluşturan 3,8 milyar insanın toplam varlığına eşit servete sahip olması bu bakış açısının doğruluğunu kanıtlamaktadır. 

İslam iktisadında para sistemi en az faizsizlik sistemi kadar önemlidir. Çünkü ortodoks ekonomi anlayışında para sisteminin tutarsızlıkları enflasyonu, enflasyon ise faizi doğurmaktadır. İslam iktisadı ise faize bir sonuç olarak değil bir sebep olarak bakar. Bu tümevarımcı anlayışın doğru para sisteminin kurulmasıyla, paranın bir ölçü birimi olarak sistemde yer almasının sağlanmasıyla boşa çıkarılabileceğini kanıtlamaya çalışır.

Bugün kurulu para sisteminin her tarafının aksadığı ortaya çıkan ekonomik krizlerle daha rahat anlaşılmaktadır. Dünyanın en büyük güçlerinin dünyanın en borçlu ülkeleri olması ciddi bir paradokstur.

Basit manada hepimizin zenginliğin artması için para gereklidir. Fakat dünyada karşılığı olacak şekilde bir para olması gerekliliği ilk şarttır. Havadan bir para basma girişiminin sonucu devalüasyondur. 

Üretimimizin karşılığı olan ve bir ölçü birimi olacak kullanılacak para sistemine ihtiyaç vardır. Bugün para basımı için elde edilmesi gereken rezervler için iki ana yolun kullanılması gerekir. Üretim neticesi gerçekleştirilecek ihracat ve borçlanma rezerv elde etmek için kullanılacak iki ana yöntemdir.

Borçlanma bugün dünyanın hemen hemen tüm ülkelerinin problemidir. Kurulan sistem borçların faizlerinin bile ödenmesine müsaade etmeyen bir matematik kurgusuna sahiptir. Gelişmeye çalışan ülkelerdeki faiz oranları her zaman büyüme oranlarının üstünde seyir etmektedir. Dolayısıyla ortada borcun faizi kadar bir servet artışı yoksa amiyane tabirler “cepten yeniyor” demektedir. Yani servet üretilmiyor, servet el değiştiriyor, servet sermaye sahiplerinin varlıklarından ötürü ellerinde toplanıyor manasına gelmektedir.

Bugün gelişmekte olan ülkelerin kaynakları ihracat seferberliklerine yönlendirilmektedir. Ucuza imal edilen ve teknoloji sınıfından olmayan orta sınıf mallarla gelişmekte olan ülkelerin insanları adeta gelişmiş ülkelerin insanlarına hizmetçilik etmekte, maddi ve insani kaynakları refah seviyesi yüksek olan ülkelere hizmete harcanmaktdır. 

Bahsi geçen faiz odaklı matematiksel kurgudan ötürü zenginleşme ümidiyle durmadan çalışmasına rağmen borçların faizlerinin zorla ödenebildiği bir seviyeye ancak ulaşılmaktadır. Üstelik bunca nimetlerden faydalanan büyük ülkeler ise en düşük faiz oranlarından borçlanabilirken gelişmekte olan ülkeler; üretimlerinden elde ettikleri servetten, uygulanan faiz oranlarından ötürü, aslan payının kaptırıldığı bir kalıntıya razı olmaya zorlanmaktadır.

Dünyanın en büyük ekonomileri ABD, Çin ve Japonya, 63 trilyon dolarlık küresel hükümet borçları liginde ilk üçte yer alıyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre, dünyadaki hükümetlerin toplam borcu 63 trilyon dolara denk geliyor. ABD, Çin ve Japonya’nın toplam borcu, küresel hükümet borçların yüzde 58,5’ini oluşturuyor.

ABD, 19,94 trilyon dolarla zirvede yer alıyor. ABD hükümetinin borçları, küresel hükümet borçlarının yaklaşık %32’sine karşılık geliyor. ABD hükümeti borçlarının büyük miktarı eyalet yönetimleri, bankalar, sigorta şirketleri, yatırım fonları, emeklilik fonları ve FED’e olan borçlar oluşuyor. ABD’nin yıllık geliri 18,5 trilyon doları bulurken, söz konusu borcun milli gelire oranı yüzde 107 olarak hesaplanıyor.

11 trilyon dolarla ikinci sırada yer alan Japonya’nın borcunun, küresel borçlara oranı yüzde 18,8 seviyesinde bulunuyor. Çin hükümetinin toplam borcu 5 trilyon doları buluyor ve bu rakam, küresel hükümet borçlarının yüzde 8’ine denk geliyor. Çin ve Japonya’nın borcunun çoğunluğu yerel para biriminden ve kendi vatandaşlarına olan borçlardan oluşuyor. Dördüncü ve beşinci sırada ise sırasıyla 2 trilyon 454 milyon dolarla İtalya, 2 trilyon 375 milyon dolarla Fransa yer alıyor. 

114 Görüntülenme

Levent Işık

twitter:rlevend13

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir